22 Şubat 2011 Salı

Taurasi Olayı'na Hukukî Bir Bakış

        Fenerbahçe Camiasını son dönemde çalkalayan Diana Taurasi'nin doping testi skandalı üzerine araştırma yaparken, tesadüf eseri bir blog yazısıyla karşılaştım. İngilizce olarak yazılmış o yazıda Taurasi olayına insan hakları ve spor hukuku temelinden bakılıyor ve iyi yönetimin nasıl olması gerektiğinden bahsediliyordu. Hakkında biraz araştırma yaptıktan sonra Marmara Üniversitesi'nde akademisyen olan ve İstanbul Barosu İnsan Hakları Merkezi'nde Başkanlık yürüttüğünü öğrendiğim Erdem İlker Mutlu'ya birkaç soru sorabilmek için ulaştım. Bilgisini ve yorumunu esirgemeden sorularıma spor ahlakına inanan herkesi, belki de en çok Taurasi'yi mutlu edecek yanıtlar verdi.


Erdem İlker Mutlu'nun kaleme aldığı yazıyı okumak isteyenler için:
http://www.eimutlu.blogspot.com/





Erdem İlker Mutlu

            Fenerbahçe Bayan Basketbol  Takımı’nın oyuncularından Diana Taurasi’nin doping testinin önce pozitif sonuç vermesi, ardından testin hatalı sonuç verdiğinin ortaya çıkmasıyla yaşananlara dair kişisel blog sayfanızda yazdığınız yazıda konuya başka bir bakış açısı getirdiğinizi söyleyebiliriz. Hukukçu ve akademisyen kimliğinizi biliyorum, ama sporla da ilgili bir yönünüz olduğu izlenimi veriyor yazdıklarınız. Kendinizden ve bu yazıyı yazma nedeninizden bahseder misiniz?

Benim çocukluğumda Türkiye’de basketbol sporu yeni yeni sevilmeye başlanmıştı. Bu sürecin lokomatifi görevini gören dönemin tek kanallı televizyonundan yayınlanan ve benim kuşağımda herkesin hafızasında iz bırakan bir dizi vardı: Beyaz Gölge. Eski bir NBA (Amerikan Profesyonel Basketbol Ligi) oyuncusunun New York’un  siyah ve hispaniklerin yaşadığı alt kültür semti Harlem’de bir lisede göreve başlaması ve yetenekli oyuncuları olmasına rağmen bir kupa dahi alamamış bu  lise takımını  gerçek bir takım haline getirmek için canla başla çalışmasını anlatan bir film. Başroldeki Koç Reeves, o kadar idealist bir yaklaşım gösteriyor ki bu takıma bir başarı duygusu tattırmanın bu insanların yaşamlarına yapacağı olumlu etki yi de önemsiyor. Hem bürokrasiyle hem sporcuların günlük yaşamlarındaki sıkıntılarıyla birebir ilgilenip onları da çözmeye başladığında ise takımda bir efsane halini alıyor. Tamamını siyahların oluşturduğu bu takım oyuncularının hem spor yaşamları hem de sosyal yaşamlarına dahi bu kadar olumlu etki eden bu kahramana ‘beyaz gölge’ ismini takıyorlar. İşte Türkiye’de basketbolu sevdiren ve ‘Harun Erdenay’ların kuşaklarının yetişmesine neden olduğunu düşündüğüm bu dizi bende daha çocukluktan sporcunun hakları ve insan hakları düşüncesini bu kavramların anlamını dahi bilmediğim bir dönemde oluşturmuştu. Öğrencilik yıllarımda üniversite takımında oynadım. Asıl deneyimimi bence bir antrenör olarak öğretim üyesi iken hukuk fakültesi takımını çalıştırırken yaşadım. Her yıl binlerce sayfa okumak zorunda olan bu ‘sıkıcı’ öğrenciliği eğlenceli bir sürece çevirmek için bayan ve erkek takımlarını çalıştırmaya başladım. Özellikle bayan takımında bu havayı oluşturmak ve ‘beyaz gölge’  takma ismine layık görülmek çok hoş bir duyguydu benim için.  Yani hiç bir zaman profesyonel olmadım, ama kendi çapımda da iyi bir gözlemci, profesyonel bir izleyici olduğumu düşünüyorum. Londra’daki öğrenciliğimde spor akademisinin antrenörlük seminerlerini merakla elimden geldiğince takip etmiştim. Akademisyen olduğumdan benim için kulaktan dolma bilgiler ve efsaneler yerine hep rasyonel, bilimsel ve doğruluğu ispatlanmış deneyimler önemlidir. Sporu takip ederken bunlara dikkat ettim. Yine milli takımların spor hekimlerinden biri aynı binada komşum olduğu dönemde onunla çok bilgi alışverişinde bulunmuştum. Kısacası ben hukukçu olmadan, sporla basketbolla ilgilenmeye çoktan başlamıştım. Hukuku öğrendikten sonra sporun hukuki yönleri üzerine düşünmeye başladım.

        Good governance-Türkçesi iyi yönetim/yönetişim diye bir kavramdan söz etmişsiniz. Öncelikle bu kavramın anlamı nedir? Sporda iyi yönetişim denildiğinde ne anlıyoruz?

Günümüz bilgi toplumlarında kamu yönetiminin siyaset bilimi ve kamu hukuku açısından olumluluğuna yönelik bir sınıflandırmadır bu. İyi yönetişim good governance spor yönetiminin tüm yönetim düzeylerinde profesyonel, akılcı, doğru fonlama ve hukuka uygun yürütülmesine verilen isimdir. Burada tüm yönetim düzeyleri derken neden söz ediyoruz? Sporcunun birey olarak aktif spor yaşamının doğru yönetilmesi, takımların yine doğru teknik ve fiziksel yönetimi, kulüplerin yine iyi yönetilmesi ve en önemli ve etkili olanı en kapsamlı olan liglerin ve federasyonların iyi yönetilmesidir. Tüm bu yönetim düzenlerinin birbiri ile etkileşimine de yönetişim deniyor.  Burada federasyon ve liglerin yönetiminde kamu tüzel kişiliği, diğer bir adıla devletin sorumluluğu söz konusudur. Yerli yabancı tüm sporcuların aktif spor yaşamlarında yaşadıkları süreçlerde, sadece kulüplerin ve menajerlerin değil, kamu tüzel kişliğini temsil eden federasyonların ve gençlik ve spor genel müdürlüğünün sorumluluğu vardır.

            Durumu sizin gözünüzle anlatmışsınız, Taurasi’nin bir oyununu izlemişsiniz, basketbolla olan yakınlığınızı da göz önüne alırsak profesyonel bir izleyici yorumu var yazınızda. Taurasi’yi izlediğinizde performansını ve sporcu olarak duruşunu nasıl yorumluyorsunuz?

Bu konuya kısa bir yanıt vermek istiyorum. Taurasi henüz Türkiye’de performans değerlerini gösteremeden bu talihsiz olayı yaşadı.  Bazı oyuncular için adaptasyon süreci ve form tutma dediğimiz performansın üst sınırlarının yakalanması bazen haftalar alabilir. Diğer yandan Taurasi’nin Türkiye’ye gelmeden önceki formu üzerine söylenecek bir şey yok. Gerçekten her antrenörün her kulüp yöneticisinin ve her taraftarın takımında görmek isteyeceği bir oyuncu.

      Yazının sonunda iki tane sorunuz var. Bunlardan birisi hukuk devleti ve spor yönetimi ile ilgili diğeri de insan hakları ve sporcu hakları ile ilgili. Bu şekilde değerlendirmelere pek alışkın değiliz ülkemizde. Bir insan hakları uzmanı ve basketbol izleyicisi olarak konuyla ilgili değerlendirmeleriniz nelerdir?

Evet, yazının belkide en vurucu olmasını istediğim noktası buydu. Demek ki hedefine ulaşmış.  Bu sevindirici, çünkü üç dönemdir dünyanın en büyük barosu olan İstanbul Barosu’nun İnsan Hakları Merkezi başkanlığını yürütüyorum. Birçok sivil toplum kuruluşu, AB ve İstanbul Valiliğinin projelerinde eğitmen ve danışman olarak görev aldım. 1999 yılında Türkiye’de ilk kez ilköğretimde ve poliste insan hakları eğitimi gerçekleştirdik. Aslında çok uzun soluklu bir süreçte insan hakları kavramlarını bu ülkede yerleştirmek amacıyla canla başla çalışan insanlar var bu ülkede. Aslında geldiğimiz yola bakarsak, ciddi mesafeler kat edildi diyebiliriz. Ne var ki insan haklarını sadece karakolların ve cezaevlerinin denetimi zanneden dar bakış açısı toplumumuzda çok yaygın. Sonradan büyük önem kazanan tıp hukuku, spor hukuku gibi dallarda ise maalesef daha adını ağzına alan yok.  İnsan hakları dediğimiz zaman olay sadece meclis tarafından yapılan yasalarla sınırlı değildir.  Devletin bir de uluslararası antlaşmalardan doğan yükümlülükleri söz konusudur. Biliyorsunuz Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi dediğimiz bir mahkeme karşısında devletler bu yükümlülüklerini yerine getirmedikleri iddia edildiğinde yargılanabiliyorlar.

           Devletin kusursuz sorumluluğu dediğiniz bir kavram var, bu sanki teknik bir kavram gibi, bunu biraz açıklar mısınız?

Hukukta iki tür sorumluluk vardır. Birisi kusurlu sorumluluk diğeri de kusursuz sorumluluktur. Kusurlu sorumluluk adından da anlaşılacağı gibi sorumlulu tutulacak kişi veya kimselerin veya devletin gerçekleştirdikleri bir kusur sonucu hukuka aykırı davranıştan sorumlu olmaları öngörülmüştür.  Buna örnek olarak kişinin haksız yere gözaltına alınması veya hatalı kamulaştırma işlemi ile mülkiyet hakkının devlet eliyle ihlal edilmesi gibi durumlar örnek olarak gösterilebilir. Ancak kusursuz sorumluluk söz konusu olduğunda devletin kişilerin zarar görmesinde bir kusuru aranmaz. Örneğin deprem veya sel felaketinde doğanın getirdiği şartlar söz konusudur. Devetin bir kusuru yoktur bunda.  Bundan dolayıdır ki deprem olduğu sırada köprünün sarsılması sonucu devrilen bir otobüs,  veya taşan bir derenin oraya park edilen aracı sürükleyip kullanılamaz hale getirmesi söz konusu olduğunda kusursuz sorumluluk devreye girebilir. Kusursuz sorumluluk bir ortak sigorta sistemi gibidir. Yani kamu tarafından telafi edilmesi istenen bir zarar söz konusudur. Taurasi konusunda ise Üniversite’nin akredite edilmiş bir kurumunun yaptığı bir hata vardır. Bu olmaması gereken yüzde yüz engellenebilir bir durum mudur? Mümkün değil. Dünyada bütün büyük kurumlar, başka doping inceleme merkezleri de geçmişte hatalar yapmışlardır. Ancak bu hatanın yapılabileceği, bunda devletin kusurunun olmadığını söylemek devleti sorumluluktan kurtarır mı? İşte bu soruyu sormak istedim  ben. Eğer konu bu kadar basitse hukuk devleti, hukukun üstünlüğü gibi kavramları tamamen unutmak gerek, çünkü hukuk devleti ve insan haklarına saygılı bir devlette, böyle bir hata yapılsa bile telafi mekanizmaları oluşturulmalı. Süreç kendi içinde ilerlerken yapılacak bir hataya sistem içinde kurgulanan sigorta öyle bir telafi koymalı ki daha sporcu veya kamuoyu ne olduğunu kavrayamadan sorun giderilmiş olmalıdır, ama şimdiki pozisyona bakın. Sporcu ülkesine gönderildi, sözleşme feshedildi. Sonuç tam bir oldu bitti. Nasıl telafi edilecek ortada buna çözüm bile yok. Daha bugün oynanan bir oyunu kaybetti Fenerbahçe takımı. Sonuna kadar önde götürdüğü bir oyundu, son periyottaki yorgunluk acaba Taurasi ve Taylor gibi oyuncularla aşılabilir miydi? Bunu kimse bilemez. Ama takımı devletin yaptığı bir işlem sonucunda bunu denemekten yoksun bırakıyorsunuz.  Bunun sonuçları önemli.


Diana Taurasi

        Taurasi’nin B numunesiyle ilgili kesin sonuç açıklanmadan, sporcunun hakkı olan gizlilik ilkesinin ihlal edilip kesinleşmemiş bir sonucun basın yoluyla kamuoyuna yansıması durumu söz konusu. Bunlar ciddi boyutta prestij kaybına neden olan şeyler.  Bu durumda sporcunun hukukî hakları nelerdir?

Kesinlikle önemli bir konu. Devlet nasıl basın özgürlüğü, haber yapma özgürlüğünü güvence altına alıyorsa, buna karşın kişisel verilerin korunmasını, bireylerin onur ve haysiyetlerinin basın yoluyla ihlal edilmesine de engel olmalıdır. Bakınız sporcu üzerinde nasıl bir psikolojik etki bırakıyor. Buradan arandığında diyor ki bir gittim o ülkeye beni dopingçi yaptılar, peşinen hüküm giydirdiler;  bir daha geldiğimde gün gelip katil ilan edilmeyeceğimden emin olamıyorum diyor.  Basının haber yapma şeklinin ve kişinin şeref ve haysiyetinin basının bu tür bir yaklaşımına karşı korunması konusunda etkin koruyucu bir sistem olsaydı, sanmıyorum ki sporcu bu duyguları yaşayıp böyle bir tepki veriridi.
Burada unutulan bir konu da basın ve kamuoyu böyle ‘linç kültürü’yle hareket ederken, Federasyonun, kulübün teklif ettiği tarafsız bir ikinci inceleme konusunda tamamen duyarsız davranmasıydı. Oysaki yine temel hak ve özgürlüklerden birisi de kendisi hakkında verilen bir karara karşı kişinin itiraz hakkının verilmesidir.  Federasyon bunu tamamen görmezden gelmiştir. Kulüp ve sporcu açısından böyle bir zararın oluşmasında kanımca testi hatalı sonuçlandıran Hacettepe’den çok bu hatayı giderme konusunda girişimleri bloke eden federasyon sorumludur.


         Bu arada konuya ilişkin yazınız kişisel blog sayfanızda ingilizce olarak var, yazıyı ingilizce olarak kaleme almanızın özel bir nedeni var mı?

Evet, aslında benim eski blogum Avrupa hukuku portalında yazılarımın okuyucu kitlesine göre ingilizce veya Türkçe yapabiliyordum. Bu yeni blogda sanırım ikinci ingilizce yazım bu. Birden empati yaptım, kendimi bu büyük tartışmanın ortasında Türkiye’de yaşayan ve Türkçe bilmeyen yabancı bir sporcunun yerine koydum. Neler olup bittiğini illaki birilerine tercüme yaptırmadan öğrenebileceği bir kaynak yok. Belki google dan arar, internetten bakayım derse bir iki ingilizce haber gazetesi dışında bir yorum yazısıyla karşılaşamayacak. Belki denk gelir, blogu okurlar, bu ülkede kendi dillerinde konuşan temel hak ve özgürlüklerin korunmasına önem veren, yabancı bir sporcunun ve güzide bir kulübün başına gelen bu durumun kol kırılır yen içinde kalır kültü dışında değerlendirildiği yazılar olabileceğini görürler diye düşündüm.  Benim kardeşim de onların ülkesinde yaşayan bir yabancı bilim adamı. Bu empatiyi o nedenle çok yapıyorum. Belki onların seslerini, duygularını dile getirmeye bir katkısı olabilir diye düşündüm. Taurasi bizzat okusaydı tabi daha çok mutlu olurdum. Eminim takip ediyordur bu durumu bulunduğu yerden. Belki bu tür yaklaşımlar, kendisinin geri dönme konusunda vereceği bir karara da etkili olur diye düşünüyorum, ancak sizin gibi gazetecilik eğitimi alanlar dışında bloglara bu kadar kolay ulaşılabiliyor mu pek emin değilim.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder